
Casa Tekstil maceramız beş seneye yakın sürdü Asu’yla. Öyle saçma ve öyle komik şeyler yaşadık ki, size bunu başka bir zaman kesin anlatacağım. “Bir insan Spotify’dan nasıl nefret eder?” başlığı altında hepsini okuyacaksınız 🙂 Ama bu yazı, Enfes Şeyler Macerasında yaşadığımız Enfes Zorlukları anlatıyor olacak. Başlıyoruz.
Casa Tekstil macerası sonlanınca ben iş aramaya koyuldum. İzmir bana biraz dar geldi, Manisa’da otomobil satış ve servis bölümü olan bir firmada Yönetici Asistanı olarak işe başladım. Buraya kadar her şey normal görünüyor, ta ki benim İzmir’in Buca’sında, Allah’ın unuttuğu bir köşede oturmam dışında. Servis Bornova’dan kalkıyor ve ben servise varana kadar otobüs, İzban ve metroya binmek zorunda kalıyorum. Çok şeker değil mi? Sonra servis macerası başlıyor ve işyerine varıyoruz. Sabah 6.30 yola çıkış 9 da işe varış. Bu süreç böyle yaklaşık 2 ay sürdü. Ta ki bir gece duş alıp koltukta sızana kadar. Uyandık ve saat sabaha karşı dörttü. O an sadece çalıştığımızı fark ettik. Yaşamıyorduk, mutsuz ve yalnızdık (Yalnızlıktan kastım sorumlu olduğumuz kimsenin olmayışıydı, bir koca ya da bir çocuk) O günün sabahı işlerinden memnun olmayıp çare arayan iki kadın olarak uyandık. Ne yapacağımızı bilmiyorduk ama ne yapmak istemediğimizden fazlasıyla emindik.
Aynı gecenin sabahında şirkete gelmiştim, patronum odasında meditasyon yaparken ben de düşünüyordum deliler gibi. Evet patronum her gün meditasyon yapan bir adamdı. Fakat ben meditasyon yapıp mutlu olabilen kimseyi henüz görmemiştim ve bundan birkaç sene sonra da görmeyecektim. Bu konudaki dertlerimi de başka bir yazımda anlatırım. 🙂
Tüm bunlar gerçekleşirken ve ben masamda uzun uzun düşünürken, telefon çaldı. Asu arıyordu. Gözlerim parladı çünkü bir fikri kesinlikle vardı, biliyordum. “İlk adımımız KOSGEB olmalı.” dedi. Biraz birikimimiz vardı ama bu yetmeyecekti. Kadın girişimciye destek adı altında 30 bin TL hibe veriyorlardı. Tabi bizim başvuru sonrası hibe 50 bin TL’ye çıkarılmıştı. İçinizden “Çok şanslısınız.” diye geçirdiğinizi duyar gibiyim. Yapmayın…
İçimizde bu tip resmi işlere daha yatkın olanımız şüphesiz ki Asu’ydu. Hemen başvurumuzu yaptı. Evde saatlerce açmak istediğimiz kafe ile ilgili görseller bulduk, tatlı resimleri vs. Güzel bir dosya hazırladık ve dilek, temennilerle Asu’yu mülakata gönderdik. O sırada ben Manisa semalarında dalgalanan bir bayrak gibiydim. Yerimde duramıyordum. Sırada 200 kişi falan var diyor Asu . İçimden diyorum ki ‘Sıçtık’. Bir yandan da bildiğim tüm duaları etmeye devam ediyorum. Aradan geçen birkaç saat bana yüzyıl gibi geldi. Telefon çaldı ve çığlıklarrrrrr… Bizi direk kabul edip kendi sınıflarına seçmişler. İnanamadım duyduklarıma. Kabul edilenlere 15 gün içinde haber veriliyordu. Bizi hemen kabul etmişlerdi. Çünkü bizden başka kimse hazırlanıp gitmemiş.
“Siz bu hibeden nasıl yararlanmak istiyorsunuz?”
“Doncu açaçam ben ” şeklindeki dialoglara bakınca biz zirvedeyiz canım sesiniz duyulmuyor modunda kapmışız bu işi.
Ben ertesi gün patronla konuşup işi bıraktım. Hala görüştüğüm çok tatlı arkadaşlar edinmek bu işin bonusu oldu benim için.Sırada dükkan bulma kısmı vardı.
Biz işe Göztepe ve yakın çevresinden başlamaya karar verdik. Hem lokasyon güzel, hem de iki kadının kafe açabilmesi için oldukça güvenli.
Tabi ki aradığımız kafeye ulaşamadık. İlk gün tam bir fiyaskoydu. Sonra Karataş taraflarına uzandık, olmadı. Oradan Alsancak’a geçtik.
Çok tatlı bir yer bulmuştuk ama iki gün önce kiraya verilmiş. Heybemize hüzünlerimizi doldurup karşı tarafa geçtik. Bostanlı’dan çok ümitliydik. Ama olmadı. Önüne bir masa bile zor atacağınız dükkânlara istenen fiyatlar çok acımasızcaydı. Hayat sorgulatan cinstenJ
Bostanlı’dan da elimiz boş döndük sırada Karşıyaka vardı. Bu arada küçük bir dipnotum olacak, tüm bu yerleri sokak sokak, cadde cadde yürüyerek geziyoruz. Baya bir zayıflatmıştı beni o günler 🙂 Karşıyaka seçeneğini eledikten sonra Bornova’ya gittik. Sanırım bu üçüncü Günümüzdü. Hiç mekân açmayan sabırsız kadınlardan olduğumuz aşikârdı. Umutlarımız tükenmeye başlıyordu hem de üçüncü Günde 🙂
Bornova’dan katil olmadan çıktığımız için kendimizi şanslı saydım. Yaşımızı küçük sanıp bizi zerre ciddiye almadıkları için her yere süslenip gitmek zorunda kalıyorduk. Bornova da küçük park ve büyük park arası bir noktada bir emlakçıda bir ilan gözümüze çarpmıştı. Bir kafe 60.000 TL’ye devrediyordu. Şansımızı denemek istedik ve emlakçıya girdik. İlandaki yeri görmek istediğimizi tam üç kere söyletti bize. Orası pahalı diyor, olsun görmek istiyoruz diyoruz, devir ücreti istiyorlar diyor, ısrar ediyoruz, göstermek istemiyor ve delirtiyor bizi. Paramız var kardeşim göstersene diye celalleniyoruz sonunda. Kadın olmak zor biliyoruz ama bu kadar olmasaydı iyiydi. En sonunda pes ediyorum ve adama diyorum “Biz gidip bakalım o halde siz yerini tarif edin.”
Adam (!) cevap veriyor “Kafelerin orada”
En sonunda bizim sigortalar atıyor. “ Ne diyon len sen! Sağımız Küçükpark solumuz Büyükpark dalga mı geçiyon bizimle”
En İzmirli tonlamamızla salon kadını çizgimizden kopuyoruz. Emlakçıdan çıkıp, Bornova’ya isyan edip, Asu’nun rehberinden Göz Göz Emlak Semra Hanım’ı arıyoruz çaresizce. Semra Hanım’ın ağzından ballar akıyor. Bir yer var, kirası da uygun diyor. Uçarak gidiyoruz. Bizi dükkânın önüne getiriyor. Aman Allah’ım bu O. Hayallerimizdeki gibi. Dikdörtgen iki katli sempatik önünde masa koyabileceğimiz bir alanı da var.
İlk görüşte aşka inanır mısınız? Bence inanın çünkü var.
Dükkân sahibi Ankara’da olduğu için emlakçı ben sizi arayacağım diyor. Ömür gibi geçen bir günün sonunda telefon çalıyor ve müjdeli haber geliyor. Aşkımız karşılığını buluyor…
Ve Enfes Şeyler bedenine kavuşuyor…
Enfes Zorlukların ikinci kısmında görüşürüz…